Okumayı öğrendiğim beş yaşından bu yana harflerin ve kelimelerin aşığıyım. Düşünceleri harf harf yazmak, harfleri kelimelere, kelimeleri cümlelere dönüştürmek ne müthiş bir eylem. Yazıyı ilk bulan insanları büyük bir minnetle anarken, bir yazı insanı olmaktan büyük keyif aldığımı söylemeliyim. Bu keyif her zaman neşe ve mutluluk anlamına gelmiyor; tarifsiz onlarca duygunun içinde kıvranmak, duygudan duyguya savrulmak, bazen bir duyguya hapsolmak da yazmanın ve okumanın bir parçası.
Okumanın ve yazmanın benim için bir anlamı da; bilgi paylaşımı. Bazen bir tarihin peşine düşüp, bazen bir notanın ardına takılıp sayfalar arasında kaybolmak, öğrendiğin her bir yeni bilgiyi başkalarıyla paylaşmak da yazıya dair.
Doğup büyüdüğüm İstanbul, ilkokula başladığım Mardin Kızıltepe, dil eğitimi için bir süre yaşadığım Malta, günlerce dolaşıp da doyamadığım Vatikan, bir kez daha gitmek için hayaller kurduğum Küba, Arjantin ve Fas, ziyaret ettiğim tüm şehirlerin, tanıştığım her kültürün, hatta onca merakıma rağmen bir türlü gidemediğim Güney Afrika, Meksika ve Güney Kore’nin yazı dünyamda önemli bir yeri var; onların sayesinde edindiğim her bilgi, her kelime zihnimdeki dünyayı büyütüyor, yaşatıyor, canlı tutuyor.
Yaşam boyu eğitime inanan biriyim; diplomalar bir alandaki yetkinliğimizi teyid eder, ancak öğrenmenin türlü yolları var.
Babamın görevi nedeniyle ilkokula başladığım Kızıltepe’deki çocukluk yıllarımın ruhumu şekillendirdiğine inanırım; bir de Şişli Kaptanpaşa Lisesi’ndeki kızlı-erkekli sağlam dostlukların, bir de müfredatla yetinmeyeceğimizi bilen değerli birkaç hocamın zihnimin sınırlarını aşmamı sağladığına. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi benim için hem bir okuldu hem de hiç bilmediğim dünyalara açılan kapı. Muhabir olma hevesiyle okurken, yok vazgeçtim istemiyorum derken henüz mezun olmadan stajyer olarak başladığım gazetecilik, elbette bugünkü ben olmamda çok büyük etken. Öğrencilik yıllarımdaki amatör dergiciliğimi saymazsak, 1990 yılından bu yana profesyonel olarak Milliyet, Dünya, Günaydın, Akşam, BusinessWeek Dergisi, Para Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde devam ettim.
Gazetecilik, benim gibi bilgi açlığı yaşayan insanlar için çok güzel bir meslek. Her gün ama her gün bir şeyler öğreniyor ve bunları aktarıyorsunuz. Okuyan, yazan, düşünen, paylaşan biri için daha alası olabilir mi? Bilmem! Başka türlü nasıl yaşandığını pek bilmiyorum. Ama gazeteciliğin para için yapılacak iş olmadığını biliyorum. Her alanda olduğu gibi medyada vitrindekilerden ibaret değil, biraz iddialı olacak ama asıl gazetecilerin sahadakiler ve mutfaktakiler olduğunu savunuyorum.
Çok severek yaptığım gazetecilik bana hem çok şey kattı hem de çok şey götürdü. Mesleğim sayesinde Türkiye’nin ve dünyanın pek çok yerini gezdim, kimileri müthiş, kimileri tuhaf bir sürü anı edindim, politikacılardan iş insanlarına farklı meslek gruplarından yüzlerce insanla tanıştım, konuştum, başaranlar, batanlar, ekonomi, para, borsa gibi bir sürü konu hakkında yazdım ve elbette çok hikaye biriktirdim.
Ama çok çalıştım, gerçekten çok çalıştım, sonradan fark ettim ki yıllarca önceliğim işin olmuş. Bu yüzden ne iyi bir çocuk olabildim ne iyi bir abla, ne iyi bir sevgili, ne de olmam gereken bi sürü şeyin iyisi olamadım, çoğu yarım kaldı diye düşünüyorum. Tabi bugünkü aklımla bunun bir tür kaçış olduğunu da kabulleniyorum. Yine de hayıflanmıyor değilim…
Keşkelerin geçmişi değiştirmeyeceğini bildiğim halde yazı ile ışınlanabildiğim zaman aralıklarına gidip, benliğimin kıyılarına, köşelerine, derinliklerine sıkışıp kalmış parçalarını, küften, tozdan görünmez olan, yine de kaybolmayan anı kırıntılarını bulup, derleyip, toparlayıp bütünleşmeye çabalıyorum. Bunu yapabilmeden en etkin yollarından biri edebiyat.
Uzmanlık alanım ekonomi gazeteciliği olmasına karşın, çocukluğumdan itibaren iyi bir edebiyat okuru ve gizli bir yazar oldum. Klasiklerden çağdaş edebiyata bulabildiğim her şeyi okudum, bazılarınız gibi kese kağıtlarına varınca kadar ne yazıldığını, ne anlatıldığını hem merak ettim. Yazmaktan da hiç vazgeçmedim. Hemen herkes gibi lise yıllarında şiirler, denemeler yazarken, 20’li yaşlarımda roman yazma hevesine kapıldım. Yırtılan ilk romanımı saymazsak, halen gün yüzüne çıkmayı bekleyen onlarca kahramanın annesiyim; onları doğurdum ama gayrimeşru evlatlarımmış gibi gizledim, kendi dünyalarından çıkarıp da okurla buluşturma girişiminde hiç bulunmadım. Ta ki 2022 yılına kadar.
Defne ilk aklıma düştüğümde, bir gece yarısı uyanıp ilk cümleleri yazıya dökmeye başladığımda bu kızın kitaba dönüşmek istediğini, görülmek, duyulmak, anlaşılmak, hissedilmek istediğini biliyordum.
Bu zamana kadar edebi bir eserin altında imzam olmasa da, gazetecilik dışında da ekmeğimi hep yazıdan çıkaracak işler yaptım. Pek çok kurumsal yayın ve web sitesi içeriğine katkıda bulunmaktan, editörlük yapmaya kadar hep yazının içinde oldum. İlk kitabım, uzun yıllar birlikte çalışma, birlikte üretme fırsatı bulduğum sevgili hekim hocalarımın isteği ve desteği ile oldu. Türkiye’nin alanında ilk uzmanlık hekim derneği olan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği TÜSAD’ın tarihçesini anlatan “Bir Solukta- Tükenmeyen Nefesle Geçen 50 Yıl” adlı kurumsal kitabı yazdım. Yoğun iş yüklerine aldırmadan ideallerinin peşinde koşan, meslektaşlarına, içinde yaşadıkları topluma katkıda bulunmak için çabalayan bu insanlar motivasyon kaynağım oldu diyebilirim.
Pandemi sürecinde yaşadıklarımız, tanık olduğum onca çaba, zaman zaman çaresizlik girdabına düşülse de hiç yok olmayan umut; eğer hayatta kalanlardan biri olursam yazıyla olan ilişkimi yeniden düzenlemem gerektiğini hatırlattı.
Madem ki yazı insanıydım, hayatımı hep yazarak idame ettirmiştim öyleyse yirmili yaşlardaki Nilgün’ün hayallerini gerçekleştirmenin zamanı gelmişti… Defne’nin ortaya çıkışı ile yazarlık serüvenim yeni bir boyuta taşınırken, yazı ile ilişkimde de yeniden öğrencilik yıllarıma döndüm. Bu işin abc’sini en ince ayrıntılarına kadar öğrenmek isterken yolum önce MasterCamp’la ardından Mario Levi, İnci Aral gibi usta kalemlerle, Hakan Akdoğan, Selda Terek, Gülşah Elikbank gibi çağdaş yazarlarla ve alanında çok değerli pek çok isimle kesişti. Hakan Akdoğan hocamın atölyelerinde edebiyat eğitimime devam ederken, Distopya Akademi bünyesinde ufkumu genişletmek için mitoloji, korku gibi farklı alanlarda Göktuğ Halis’ten dersler aldım.
Onca yıl gazetecilik yaptıktan sonra bildiklerimi, duyduklarımı, gördüklerimi paylaşmadan duramadığım için online kültür-sanat dergisi Suare Dergi’yi kurdum ve yayın yönetmenliğini üstlendim. Bu arada Bianet’e kitap yazıları, Distopya Dergi’ye de kurguyu merkezine alan makaleler yazmaya başladım.
Ayrıca Çünkü Kadınız Kolektif adı altında harika bir oluşumun içinde gerçekleşen çok anlamlı iki kitaba katkıda bulundum. Önce “Anne Meselesi”, ikinci kitap olarak da “Anne Gölgesi” adıyla içinde birbirinden değerli yazan kadınların arasında ben de yer aldım. Banliyö Kitap’tan çıkan bu iki öykü kitabında, bana ait “Kırmızı Mürekkep” ve “Kırmızı Yazmanın Yolculuğu öykülerini okuyabilirsiniz. Bu kitapların benim ilk öykülerimin yayımlandığı kitaplar olmasının ötesinde elde edilen tüm gelirin kız çocuklarının eğitimine ayrılmış olması çok değerli.
Mastercamp çatısı altında yine aynı amaçla “Çiçek Açan Öyküler” olarak kolektif bir öykü kitabı daha hazırladık. Burada yer alan öykümün adı ise “Kırmızı Gülün Rüyası.” Kırmızı Üçlemesi diyebileceğim bu öykülerin yanı sıra Mastercamp’ta yazı yolculuğuna birlikte çıktığımız arkadaşlarımla ortak bir öykü kitabımız çıktı: Ya Diğer Yoldan Gitseydim. Bu kitapta da “Ödül Gecesi” adında bir öyküm var.
Birçok kanaldan yazılarımla ruh kardeşlerime ulaşmaya çalışırken, Defne’nin edebiyat dünyasındaki yolculuğuna eşlik ediyor ve yeni karakterlerimle, yeni hikayelerimle yazı dünyasında okur severlerle bir arada olmak istiyorum. Bu arada senaryo denemeleri yapıyor, İstanbul Üniversitesi’nde ikinci üniversite olarak Felsefe eğitimi alıyorum ama önceliğim yazmak, yazmak, yazmak…
H. Nilgün Karataş





Son Yorumlar